Hutbe
İnsanın En Yüce Miracı: Kâmil Ahlak
Cuma hutbesi
Muhterem müminler,
Yüce Allah (celle celâluhû) insanı kendi kudret eliyle yaratmış ve ona esmâ-i hüsnâsını öğretmek suretiyle kendisini tanıtmıştır. İlk insan, ilk peygamber Hazreti Âdem, Yüce Allah’ın esmasını meleklere öğretince melekler Âdem’in önünde secdeye kapanmışlardı. Maalesef Hazreti Âdem’den sonra dünyaya gelip imtihana tabi tutulan insanların büyük kısmı bu zirve noktada tutunamamış, esfele sâfilîne çakılmıştır.
İnsanın kendi kudsiyetine gölge düşürdüğü, şerefini yitirdiği, değerini ayaklar altına alıp çiğnediği zamanlarda tekrar bir miraç yolu açmak için rehber peygamberler art arda gönderilmiştir.
Hazreti Şit, Hazreti İdris, Hazreti Nuh, Hazreti Hûd, Hazreti Salih, Hazreti Lût… Peygamberler kervanı bu peygamberlerden sonra da devam etmiş; kendinden önce gönderilen peygamberlerden bayrağı devralan birçok peygamber, insanlığa yeniden zirve noktayı belleme adına kendi canlarından geçmişlerdir.
Hazreti İbrahim, Hazreti İsmail, Hazreti İshak, Hazreti Yakup ve Hazreti Yusuf aynı çağda insan onur ve haysiyeti için sadece ellerini değil, yüreklerini de taşın altına koyup mücadele etmişlerdir. Hazreti Eyyûb, Hazreti Şuayb, Hazreti Musa ve Hazreti Harun bu mücadelede ağır bedeller ödemiş, insanlığın gökyüzüne giden yolunda gök ötesine alın terleriyle, emekleriyle mühür basmışlardır. Hazreti Davud, Hazreti Süleyman, Hazreti İlyas, Hazreti Elyesa, Hazreti Yunus’a kadar gelip geçen bütün peygamberler insanı Allah’a yakın tutma mücadelesine hayat adamışlardır. Hazreti Zekeriya ve oğlu Hazreti Yahya kendi kanlarıyla bu yolu aydınlatmışlardır.
Değerli Müslümanlar,
Beşer olarak yaratılan bu varlığa… insan rütbesine, bu varlığı insan rütbesine çıkarmak için Hazreti İsa da çok ama çok acı çekmişti. Öyle ki onun adına, onun yerine birini çarmıha gererek öldürmüşlerdi. Ve peygamberlerin de beyefendisi, son kutsal, en son peygamber Hazreti Muhammed Mustafa: “Ben sizi ateşten kurtarmak için mücadele ediyorum, ama siz bana sırt dönüp ateşe atlıyorsunuz.” demişti. Bu söylemiyle âdeta “Ben çıktığım miraca sizi de çıkarmaya çalışıyorum, ama siz bana sırt dönüp miraca çıkmamakta direniyorsunuz.” diye feryat etmiştir.
Evet, o bize göklerin kapılarını açmıştı. Meleklerin bile adım atamadıkları Sidretü’l-Müntehâ’nın yolunu göstermişti. Ulaşılmaz zannedilen Me’vâ Cenneti’ni ulaşılır kılmıştı. Meleklerle yolculuk yapmak, Burak’la gökler ötesine gitmek isteyenlerin göğe merdiven dayamalarına gerek olmadığını, sırât-ı müstakîmde yol almanın yeterli olduğunu imanı ve ahlakıyla ortaya koymuştur.
İnsanın en yüce miracı, dosdoğru bir imanla birlikte imanın vücut bulmuş hâli kâmil ahlakıdır, kâmil ahlaktır. Bunu da en güzel, en iyi örnek, üsve-i hasene Hazreti Muhammed Mustafa’da görüyoruz. O henüz peygamber seçilmeden bile muazzam bir ahlaka sahipti. Yükü kendisine ağır gelenin yükünü almak, fakirlerin ellerinden tutmak, yoksula, yetime umut olmak ve birçok ahlak… Onun ahlakının miracı kendisine kötülük yapanlara bile iyilik yapmaktı. Canını incitenleri nasıl şefkatle kucakladığını, onurunu kıranları nasıl merhametle affettiğini, kutsalına dil uzatanları nasıl cezalandırmaktan vazgeçtiğini, canına kastedenleri Rauf ve Rahim sıfatlarıyla nasıl bağrına bastığını çok iyi biliyoruz.
Değerli müminler,
Hazreti Muhammed Mustafa yüce ahlakı sayesinde ilkin peygamber olma şerefine nail olmuş, sonra da miraç hadisesiyle bu şanın, bu namın zirve noktasına yükselmişti. Beşer olan bu varlığın önünde iki yol olduğu âşikârdır: Ya peygamber ve peygamberler gibi iman ve güzel ahlak ile önce miraca yükselmek, sonra da cennette nimetler içerisinde ebedî bir hayat sürmek; ya da Nemrutlar ve Firavunlar gibi inkâr, şirk, nifak ve kötü ahlakla önce esfele sâfilîne çakılmak, sonra da cehennemde azap dolu bir hayata mahkûm kalmaktır.
Yüce Allah’ı tanımak için yaratılan, esmâ-i hüsnâ öğretilen, meleklerden secde edilmesi istenen insanın zirve noktaya ulaşması için İslam fıtratıyla yaratıldığı, ona hakkı haykıran bir vicdan verildiği, meleklerin ilhamda bulunduğu, kitaplar ve peygamberlerle desteklendiği unutulmamalıdır.
Bize düşen; hayat boyu irademizle peygamberleri örnek seçerek dosdoğru yaşamak ve önce Sidretü’l-Müntehâ’ya, miraca ulaşmak, sonra da aslî vatanımız, asıl vatanımız cennetlerde ebedî bir hayata talip olmaktır. Aksi hâlde, önce esfele-i sefâlet çukurunda yuvarlanmak… önce esfele-i sefâlet çukurunda debelenmek, sonra da cehennem çukuruna yuvarlanmak kaçınılmaz bir son olacaktır. Bu da insanın onur, haysiyet ve şerefine leke sürmesi olacaktır.
Hutbemin başında okuduğum ayetlerin mealiyle hutbeme son veriyorum:
“Andolsun ki o (Muhammed), Cebrail’i bir başka inişte daha aslî suretinde görmüştü; Sidretü’l-Müntehâ’nın yanında. Me’vâ Cenneti, Sidretü’l-Müntehâ’nın yanındadır. O zaman Sidre’yi kaplayan kaplamıştı. Göz şaşmadı ve aşmadı. Andolsun o, Rabbinin en büyük alametlerinden bir kısmını gözleriyle gördü.”
— Mehmet Ferit Yaz